|
Tweet |
Prof. Dr. Zafer ULUTAŞİYİ Parti Genel Başkan Başdanışmanı
Terörsüz bir Türkiye, seksen altı milyon vatandaşımızın ortak idealidir. Hiç kimse terörün sürmesini, anaların gözyaşı dökmesini, şehit cenazelerinin gelmesini istemez. Silahların tamamen susması, terör örgütü PKK'nın kayıtsız ve şartsız tasfiye edilmesi hepimizin ortak hedefidir.
Ancak hukuk devletlerinde yalnızca amaç değil, o amaca ulaşmak için kullanılan yöntem de meşru ve hukuka uygun olmak zorundadır. Hukukun rafa kaldırıldığı, yargının yetkisizleştirildiği bir süreçten kalıcı barış değil; yeni hukuksuzluklar, toplumsal çürümeler ve adalet krizleri doğar.
Tam da bu nedenle TBMM gündemine getirilen 12 maddelik teklif, basit bir kanun değişikliği değildir. PKK/KCK terör örgütü ve bağlantılı yapılanmalara ilişkin adli süreçleri olağan hukuk düzeninin dışına çıkarmayı amaçlayan bu metin; Anayasa'nın üstünlüğünü, hukuk devleti ilkesini ve milli vicdanı derinden sarsabilecek nitelikte düzenlemeler içermektedir.
Anayasa'nın 11. maddesi:
"Anayasa hükümleri; yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır."
Suç ve ceza, iktidarın siyasi tercih ve pazarlıklarına göre şekillendirilemez. Oysa teklif incelendiğinde; PKK/KCK yöneticiliği, üyeliği, örgüte yardım, propaganda ve terörizmin finansmanı gibi ağır suçlara ilişkin soruşturma ve kovuşturmaların 5 ila 10 yıl süreyle askıda bırakılması ve sonuç itibarıyla cezasızlığa yol açabilecek bir mekanizmanın öngörüldüğü görülmektedir.
Soruyoruz:
Binlerce masumun, askerimizin, polisimizin ve güvenlik korucumuzun kanını elinde taşıyan PKK ve uzantılarına kanun eliyle özel bir cezasızlık alanı oluşturmanın adı ne zamandan beri hukuk olmuştur?
Soruşturma ve kovuşturma süreçlerinin iktidarın kontrolündeki idari kurullara bağlanması, Anayasa'nın 138. maddesinde güvence altına alınan yargı bağımsızlığı ilkesini ağır biçimde zedelemektedir.
Yargı yetkisinin, PKK'nın tasfiyesi gerekçesiyle siyasi iradenin etkisine açık idari mekanizmalara bırakılması, kuvvetler ayrılığı ilkesini fiilen işlevsiz hâle getirme getirmektedir.
Bağımsız mahkemelerin yetkisini idari kurullara devreden bir anlayış, hukuk devletinin temel güvencelerini zayıflatır; keyfî uygulamalara ve siyasi pazarlıklara açık bir zemin oluşturur.
Teklifin 10. maddesiyle, bu süreci yürüten kamu görevlilerine ve siyasi aktörlere getirilen hukuki, idari ve cezai sorumsuzluk düzenlemesi, kamu vicdanında ciddi soru işaretleri oluşturmaktadır.
Bir hukuk devletinde şu soru mutlaka sorulmalıdır:
Eğer yapılan düzenleme hukuka uygunsa, bu süreci yürütenlere neden peşinen bir sorumsuzluk zırhı sağlanmaktadır?
Geçmişte benzer süreçlerde yaşanan tartışmalar dikkate alındığında, kamu görevlilerini ve siyasi aktörleri gelecekte doğabilecek hukuki sorumluluklardan korumaya yönelik düzenlemeler, hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmamaktadır.
Anayasa'nın 129. maddesi gereğince hiçbir kamu görevlisi veya siyasi makam hukukun üstünde değildir. Kanuna aykırı işlemler için gelecekte doğabilecek yargısal denetimi ortadan kaldırmaya yönelik girişimler, hukuk güvenliği ilkesini zedeler.
Yasama dokunulmazlığı dahi bu denli bir koruma getirmezken ve idari bir işlem niteliğindeki meclis kararı ile ortadan kaldırılabilirken ve sadece görev süresi içersindeyken koruma sağlarken sürekli koruma sağlayacak şekilde üstelik daha güvenlikli bir koruma sağlayan yasa düzenlemesi ile getirilmesinin anlamı sorgulanmalıdır.
PKK ve KCK'nın tüm bileşenleri kayıtsız ve şartsız teslim olmadan iktidar neyin pazarlığını yapmaktadır?
Yarın bu süreç başarısız olur ve terör örgütü yeniden yapılanarak silahlı faaliyetlerine dönerse, bugün oluşturulan hukuki tahribatın sorumluluğunu kim üstlenecektir?
Terör mağdurlarının, şehit ailelerinin ve gazilerin adalet beklentisi hangi siyasi hesaplara feda edilmektedir?
İktidarın, PKK'nın silah bırakması karşılığında sağlanacağı ileri sürülen ekonomik tasarruf söylemleriyle kamuoyunu ikna etmeye çalışması son derece yanlıştır.
Terörle mücadele hiçbir zaman bir maliyet hesabı olmamıştır.
Türk milletinin bağımsızlık ve vatan uğruna gösterdiği fedakarlık, hiçbir maddi değerle veya bütçe kalemiyle ölçülemeyecek kadar yücedir. Tarih boyunca vatan savunması söz konusu olduğunda milletimiz, evlatlarını bu amaca adamaktan çekinmemiş; şehitlik ve gazilik mertebesini her türlü maddi varlığın üstünde tutmuştur. Vatan savunması bir maliyet kalemi değil, devletin varlık sebebi ve milletin ortak namusudur.
Terörle mücadele, hukuk devletinin askıya alınmasını değil; tam tersine hukukun bütün kurum ve kurallarıyla işletilmesini gerektirir. Devleti terör örgütlerinden ayıran temel özellik, gücünü keyfî uygulamalardan değil hukuk düzeninden almasıdır. Hukuk, terör sona ersin diye feda edilecek bir engel değil; terörün kalıcı biçimde sona ermesini sağlayacak en güçlü devlet teminatıdır.
Bugün yapılmak istenen tercih yalnızca bir kanun değişikliği değildir.
Tercih; hukuk devleti ile hukuk dışı istisna rejimi arasında yapılmaktadır.
Anayasa'nın üstünlüğü, kanun önünde eşitlik ve yargı bağımsızlığı hiçbir siyasi hedefe veya iktidar hesabına kurban edilemez.
Terör sona ererken hukukun da sona ermesine, adaletin askıya alınmasına ve hukuk devletinin zayıflatılmasına asla izin verilemez.
Çünkü hukukun feda edildiği yerde kazanan millet değil; hukuksuzluk olur.
Kimse bürokratik veya siyasi koruma zırhlarına güvenmemelidir. Hukuka aykırı olduğu iddia edilen işlemler, hukuk devleti bütün kurumlarıyla yeniden eksiksiz işler hâle geldiğinde mutlaka yargısal denetime tabi olacaktır. Milletin hafızası da hukukun hafızası da güçlüdür. Bugün hukuku zedeleyerek siyasi kazanç elde ettiğini düşünenler, yarın bağımsız ve tarafsız yargı önünde hesap verebilirliğin hukuk devletinin değişmez bir gereği olduğunu ve gün gelecek bağımsız ve tarafsız yargıya kendilerinin de ihtiyaç duyacağını unutmamalıdır.