Bugun...



Gümüşhane’de Maden Kuşatması: “Zenginlik Kimin İçin, İnsan Kimin İçin?”

Son dönemde Karadeniz Bölgesi'nde, özellikle Ordu ve Giresun illerinin yaklaşık %85'inin madencilik faaliyetlerine ruhsatlandırıldığı yönündeki tartışmalar kamuoyunda geniş yer bulmaktadır.

facebook-paylas
Tarih: 17-05-2026 15:26

Gümüşhane’de Maden Kuşatması: “Zenginlik Kimin İçin, İnsan Kimin İçin?”

Son dönemde Karadeniz Bölgesi'nde, özellikle Ordu ve Giresun illerinin yaklaşık %85'inin madencilik faaliyetlerine ruhsatlandırıldığı yönündeki tartışmalar kamuoyunda geniş yer bulmaktadır. Ancak benzer, hatta daha ağır bir tabloyu uzun yıllardır yaşayan illerden biri de Gümüşhane'dir.
Yerel sivil toplum kuruluşlarının tespitleri ve kamuya yansıyan veriler, Gümüşhane il sınırlarının yaklaşık %93'ünün bakır, gümüş, altın ve çinko arama ile işletme faaliyetlerine ruhsatlandırıldığını ortaya koymaktadır. Buna rağmen bu vahim tablo ne yeterince kamuoyunun gündemine taşınmakta ne de yerel yöneticiler ve siyasi temsilciler tarafından güçlü biçimde tartışılmaktadır.
Kâğıt Üzerinde Koruma, Sahada Tahribat
Ortaya çıkan tablo ciddi bir çelişkiyi gözler önüne sermektedir. Bir yanda toprak ve çevreyi korumayı amaçlayan yasal düzenlemeler bulunurken, diğer yanda yaşam alanları, su kaynakları, meralar ve ormanlar yoğun bir baskı altına girmektedir.
Köylülerin "sularımızı, meralarımızı koruyun" çağrılarına rağmen, bu taleplerin çoğu zaman karşılık bulmaması ve çevresel itirazların yeterince dikkate alınmaması önemli bir yönetim ve denetim sorununa işaret etmektedir. Çevreyi koruma iddiasıyla düzenlenen resmi toplantılar ile sahadaki fiili uygulamalar arasındaki makas giderek derinleşmektedir.
Çevresel Baskı ve Saha Gerçeği
Hazırlanan haritalar ve saha verileri; Gümüşhane'nin ormanlarının, yaylalarının, tarım arazilerinin ve kırsal yaşam alanlarının önemli bir bölümünün madencilik baskısı altında olduğunu net bir şekilde göstermektedir.
Özellikle siyanürlü altın madenciliği projeleri, su kaynakları üzerindeki geri dönülmez riskler nedeniyle ciddi endişeler doğurmaktadır. Yoğun hafriyat çalışmaları, cevher taşımacılığı, toz ve gürültü kirliliği; ekosistem bütünlüğünün bozulması, ormanların parçalanması ve su döngüsünün zarar görmesi gibi ağır sonuçlar doğurmaktadır. Bu etkiler hem uluslararası çevre literatüründe hem de yerli akademik çalışmalarda sıkça vurgulanan tehditlerdir.
Geçici Gelir, Kalıcı Tahribat
Madencilik faaliyetleri yalnızca çevresel değil, aynı zamanda yıkıcı sosyoekonomik sonuçlar da doğurmaktadır:
• Bitkisel ve hayvansal üretim baltalanmakta,
• Kırsal yaşamın devamlılığı ve köylerin demografik yapısı bozulmakta,
• Bölgenin uzun vadeli doğal turizm potansiyeli yok edilmektedir.
Kısa vadeli ekonomik kazanç uğruna uzun vadeli yaşam alanlarının risk altına sokulması, bölge halkı açısından temel bir soruyu kaçınılmaz hale getirmektedir: “İnsanın yaşam kalitesini düşürerek elde edilen bu zenginlik kimin içindir?”
Mevcut sistemde ülkemizdeki madenlerin önemli bir kısmı yabancı şirketler veya yerli-yabancı ortaklıklar eliyle işletilmektedir. Çıkarılan madenin oldukça sınırlı bir kısmı “devlet hakkı” olarak kamuya kalırken, asıl büyük bölümü ve net kârlar yurt dışına aktarılmaktadır. Toprağımızdan çıkan zenginliğin bu şekilde dışarıya transfer edilmesi; yerel halka ve ülkemize somut bir fayda sağlamayan, aksine doğamızı geri dönülmez biçimde bozan sömürüye dayalı bir yapı ortaya çıkarmaktadır.
Unutulmamalıdır ki: Yer altı kaynakları yerine konulamayan ve tükenebilir varlıklardır. Bunlar bir kez çıkarılıp kârı yurt dışına aktarıldığında, geriye sadece geri dönüşü imkânsız şekilde tahrip edilmiş bir doğa kalır. Oysa asıl olan, doğanın bozulmadan gelecek nesillere aktarılmasıdır. Bu nedenle madencilik politikasının sadece “yatırım çekmek ve üretim miktarını artırmak” üzerine değil; çevresel sürdürülebilirlik, yerel halkın rızası ve kamusal faydanın en üst düzeye çıkarılması üzerine yeniden tasarlanması gerekmektedir.
İnsan Merkezli Madencilik Zorunluluğu
Burada temel mesele "madencilik yapılsın mı yapılmasın mı" sorusu değildir; asıl mesele bu faaliyetlerin nasıl yapıldığıdır.
Uluslararası çevre standartlarına uygun, sıkı denetim mekanizmalarıyla kontrol edilen, su kaynaklarını ve ekosistemi koruyan bir madencilik modeli mümkündür. Ancak bunun için “önce insan ve yaşam” ilkesinin tüm ekonomik politikalara temel kılınması gerekmektedir. Çıkarılan maden ne kadar değerli olursa olsun, insandan ve yaşam hakkından daha değerli değildir.
Risk Altındaki Yerleşimler
Gümüşhane genelinde doğrudan etkilenme ve yok olma riski taşıyan başlıca yerleşim yerleri şunlardır:
Beytarla, Yaylalı, Demirkapı, Arpalı, Çamdibi, Köstere, Güvenli, Yalınkavak, Bahçelik, Gözeler, Işık, Boyluca, Karamustafa, Kocadal, Kabaköy, Yayladere, Kırıntı, İkisu, Olucak, Yitirmez, Aksu, Çamlıköy ve Bezendi köyleri ile Çamdibi Mahallesi...
Bu nedenle Gümüşhaneli vatandaşların temel beklentisi; doğal yapının, su kaynaklarının, yaylaların ve yaşam alanlarının kalıcı biçimde korunmasıdır. Bu haklı talebin yalnızca yerel bir ses olarak kalmaması; başta Gümüşhane milletvekilleri ve belediye başkanları olmak üzere tüm siyasi temsilciler tarafından kamuoyunda güçlü biçimde savunulması ve somut adımlara dönüştürülmesi anayasal ve vicdani bir zorunluluktur.
Sonuç: Yeni Küresel Gerçeklik ve Yerel Sorumluluk
Dünyada kritik madenlere dayalı yeni bir ekonomik düzen şekillenmektedir. Ancak bu süreç, çevreyi ve yaşam alanlarını tahrip eden vahşi bir anlayışla değil, sürdürülebilirlik ve insan odaklı politikalarla yürütülmelidir. Gümüşhane özelinde temel soru açıktır: “Zenginlik mi korunacak, yoksa yaşam mı?”
"Gerçek kalkınma, yer altındaki zenginliği değil, yer üstündeki yaşamı korumaktır."
Bugün gelinen noktada temel mesele, madenciliğin varlığı değil; hangi ekonomik model içinde ve kimin lehine işletildiğidir. Gelirin büyük ölçüde yurt dışına aktarıldığı, yerel halkın ise çevresel risklerle baş başa bırakıldığı bir madencilik anlayışı sürdürülebilir değildir.
Bu nedenle, madenlerin ülke içinde katma değere dönüştüğü, kazancın büyük ölçüde Türkiye ekonomisine ve yerel kalkınmaya geri döndüğü; aynı zamanda çevresel standartların tavizsiz uygulandığı bir sisteme geçilmesi zorunludur. Aksi halde; kazancı uluslararası şirketlere, enkazı ise yerel halka bırakan bu sömürü düzeninde ısrar etmektense, ekosistemi korumak adına bazı alanlarda hiçbir surette üretim yapılmaması çok daha rasyonel, milli ve kamusal açıdan tek doğru tercihtir. Prof. Dr. Zafer Ulutaş
İYİ Parti Genel Başkan Başdanışmanı



Bu haber 94 defa okunmuştur.


Etiketler :

FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER SPOR Haberleri

Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ
Henüz anket oluşturulmamış.
HABER ARA
YUKARI YUKARI