Milletlerin büyüklüğü, güçlülerin yanında sahte gülücükler dağıtmalarıyla değil; mazlumun yanında, hakikatin safında ve dimdik durmalarıyla ölçülür.
Yıllarca seçim meydanlarında "AK Parti giderse Gazze düşer" diyerek bu aziz milletin temiz duygularını, inancını ve vicdanını siyaset malzemesi yapanların, bugün NATO Liderler Zirvesi’nde ABD Başkanı Trump’la verdikleri o samimi fotoğraf kareleri ibretlik bir vesikadır. Dün en ağır sözleri söyleyenlerin bugün bambaşka bir dil kullanması, milletimizin vicdanında haklı ve derin sorular doğurmaktadır.
Bu fotoğrafı ulusal, yerel ve sosyal medyada adeta bir başarı hikayesi gibi sunup Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı ve AK Parti iktidarını övme yarışına giren koroya; kendisini “yerli ve millî” gibi sıfatlarla tanımlayıp bu fotoğraf üzerinden methiyeler düzenlere soruyorum:
Bu kişi; Filistin’de, Gazze’de ve İran’da milyonlarca masum insanın, toprağa düşen her bir çocuğun hayatını kaybetmesine yol açan politikalardan sorumlu isim değil mi?
Bu kişi; yıllardır pedofili ve cinsel istismar iddiaları nedeniyle dünya kamuoyunun gündeminden düşmeyen kişi değil mi?
Bu kişi; Cumhurbaşkanı Erdoğan’a hitaben yazdığı mektupta “Aptal olma, akıllı ol.” diyerek bu devlete ve millete hakaret eden hadsiz değil mi?
Bu kişi; her fırsatta “Erdoğan benim sözümü dinler. Ben istedim, Rahip Brunson’u hemen serbest bıraktı.” diyerek Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni ve Cumhurbaşkanlığı makamını küçümseyen kibir abidesi değil mi?
Bu kişi; F-35 programında, parasını peşin ödediğimiz uçakları yıllardır teslim etmeyerek Türkiye’nin hakkını, hukukunu gasp eden kişi değil mi?
Değerleri, inançları ve “yerli-millî duruş” iddiasını dilinden düşürmeyenler; bütün bu gerçekler ortadayken nasıl oluyor da böyle bir kişi hakkında övgü dolu cümleler kurabiliyor? Bu neyin savrulmasıdır? Bu neyin ilkesizliğidir?
Elbette diplomasinin doğasında ebedî dostluk da, ebedî düşmanlık da yoktur. Devletler, millî menfaatleri doğrultusunda gerektiğinde her ülkenin lideriyle görüşür, müzakere eder. Buna kimsenin itirazı olamaz. Dış politika alkışlarla değil; şeffaflık, hesap verebilirlik ve somut kazançlarla yürütülür. Ancak böylesine tartışmalı, geçmişi ve sabıkası ortada olan bir isimle çekilmiş bir fotoğrafı zafer gibi sunmak, onu kahramanlaştırmaya çalışmak, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin vakarına ve aziz milletimizin onuruna yakışıyor mu?
Yoksa yıllarca meydanlarda övündüğünüz “ilkeli siyaset”, “yerli ve millî duruş” ve “millî onur” anlayışı, tek bir fotoğraf karesine mi feda edildi? İşte, o çok güvendiğiniz duruş iddiasıyla çıktığınız yolun sizi getirdiği nokta burasıdır. Tutarlılık, şartlara göre değil; ilkelere göre yaşamaktır. Dün neyi doğru biliyorsanız, bugün de onu savunabilmektir. Mazlumun dini, dili, ırkı olmaz; mazlum sadece mazlumdur ve onun gözyaşı siyasetin konusu değil, insanlığın ortak utancıdır.
Birkaç gün sonra 15 Temmuz’u yeniden anacak, o gece emperyalizme karşı verilen mücadeleyi konuşacağız. Devletler ancak hafızalarını diri tuttukları sürece güçlü kalırlar. Biz İYİ Parti ve Türk milliyetçileri olarak dün ne söylediysek bugün de aynı yerde duruyoruz. Bizim siyasetimiz günlük hesapların, üç beş oy kaygısının değil; Malazgirt'ten Çanakkale'ye, Sakarya'dan bugüne kadar emanet bırakılan vatanın ve bin yıllık devlet aklının siyasetidir. Biz meşruiyetimizi başka başkentlerin lobilerinden değil, aziz Türk milletinin vicdanından alırız. Makamlar gelir geçer, iktidarlar değişir ama Türk milleti kalır, Türk devleti yaşar!
Bu fotoğraf sizin için bir başarı hikayesi değil; ilke ile söylem, söz ile eylem arasındaki uçurumu gösteren bir aynadır.
Aynaya iyi bakın…
Ve o aynada neyi savunduğunuzu, neye dönüştüğünüzü bir kez daha düşünün.